RSS

Kurban(Yakınlık) Bayramı

Esselamu aleykum ve rahmetullah...
Geçmekte olan Cuma'mız mübarek olsun öncelikle, hayırlar getirsin inşâAllah..

Bugün Zilhicce 8, yarın arefe, ertesi gün de mübarek Kurban Bayramı'nın ilk günü... Şimdiden cümle mü'minlere mübarek olsun inşâAllah... Yardımlaşma adına kullar arasında ve yakınlaşma adına Allah(c.c)'la olan münasebetimizin artmasını dilerim. 

Hz. Muhammed ümmeti olarak zor imtihanlardan geçtiğimiz günlerdeyiz, önümüzdeki bayram birçok aile için buruk ve eksik geçecek. Rabbim kalplerine şifa, selamet versin. Yaşanılan hiçbir zorluk kolay aşılmıyor, önemli olan bunlar karşısında sergilediğimiz tavırlar... İnşâAllah yanlışa düşmeyen Allah'ın sadık kullarından oluruz... Yaşananlar karşısında hepimiz üzülüyoruz, ama önemli olan madden ve manen kardeşlerimizin yanında olmak ve birbirimizi isyana değil İslam'a/İman'a ısındırmak inşâAllah...

Kardeşliğe kurban olmak

Kurban, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in çok önem verdiği bir ibadettir. Hanefi mezhebinde "vacip" sayılan kurbana, Şafii mezhebinde "sünnet" denmesi (İki mezhep arasındaki ıstılah farkı da düşünülmelidir) katiyen bu ibadetin hafife alınmasına sebebiyet vermemelidir. Kurban Bayramı bir taraftan muhtaçlara yardım açısından çok iyi değerlendirilmeli, diğer yandan da o mübarek ve önemli ibadet herkese sevdirilmeli, herkes ona özendirilmelidir.

Kur'an'da da belirtildiği gibi, kesilen kurbanlarda hedef; ihlâs, takva ve Allah'a yaklaşmak olmalıdır. Bu maksat ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, kanların Allah nezdinde bir değeri yoktur. Zira Allah'ın, insanın yaptığı hiçbir ibadete ihtiyacı olmadığı gibi, keseceği kurbana da ihtiyacı yoktur. O'nun katında makbul olan şey, insanın ihlas ve samimiyetidir. Bunun için bu ibadet görevimizi de ifa ederken Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı hedeflemeli ve kestiğimiz kurbanla, yeri geldiğinde en değerli varlıklarımızı da O'nun yolunda feda edebileceğimizi göstermeliyiz.

Melekler sadece fiilleri ve amelleri yazarlar. Kalbî amel de diyebileceğimiz hâlis niyet, takva, ihlas ve mülahazalardaki derinliklere gelince, onları sadece Allah bilir ve ötede sürpriz şekilde kullarının karşısına çıkarır. İbadetlerin sevabı bire on, yetmiş, yedi yüz... olarak kemmiyet planında cereyan eder. Allah'la münasebet adına ortaya koyduğunuz kalbî ameller ise, keyfiyet planında cereyan eder; onlarda riyazî ölçüler ve rakamlar yoktur.

Somali, Habeşistan ve Kenya gibi ülkelerdeki kuraklık ve kıtlık haberlerini seyredince ağladığım gibi oralarda yağmur yağdığı müjdelerini aldığımda da sevinçten gözyaşı döktüm. Zannediyorum, her tarafa yetişmeye çalışan Anadolu'nun hassas insanları da aynı hislerle dolup taşıyorlardır. Bu itibarla da, o ülkelerdeki muhtaç insanları, kıvrandıran bir fakr ü zaruret içinde görünce, "Türkiye'dekiler iyi kötü geçiniyorlar, biraz da Etiyopya, Somali, Kenya, Uganda ya da Tanzanya'ya yönelelim!" diyebilirler. Kanaatimce, bugüne kadar bir tane kurban kesenler, mümkünse bu sene iki tane kessin; gücü yeten insanlar üç tane kessin; onlardan bir tanesini oralara göndersin. Fakat, imkanı olan herkes Güneydoğu ve varoşlarda yardım bekleyen insanlara da bayram neşvesi yaşatılmasına mutlaka iştirak etsin.

Kurban mevsimi sadece muhtaçlara yardım açısından değil, aynı zamanda bizim sarsılmayan kardeşliğimizin ifadesi olarak da çok iyi değerlendirilmelidir. Hasbî ruhlar, kendilerinden daha ziyade o bölgelerdeki kardeşleri için tir tir titremelidirler. Zira, bugün birileri tarafından bir kısım çatlama, kırılma ve kopmalar hasıl etmek için gösterilen korkunç gayrete karşı mutlaka muhteşem surlar oluşturulmalı ve o türlü çözülmelere asla meydan verilmemelidir.


Yazımı fazla kalabalıklaştırmadan, arefe ve bayram gününe dair küçük ibadetlere de yer vereceğim müsadenizle;
Arefe gününü bin tane ihlasla zinetlendirmek, bayramın ilk günü de sabah namazıyla bayram namazı arasında on dokuz tane Fetih Sûresi okumak Allah'ın hoşnut olacağı umulurarak yapılır.

Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın 4. günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazın ardından birer defa Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi'l-Hamd şeklinde tekbir alınır. Bunlara teşrik tekbirleri denir.

Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir. (Tergîb ve Terhîb)

"Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse âhiret ile ilgili olarak Allah'tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar."

"Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına keffaret olur." (Tergîb ve Terhîb)

Bu günlerde dilimizden düşürmememiz gereken, en güzel tesbih; 'Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim'dir." 

Kurban ibadetinin ya­rarı sadece sosyal dayanışma ve malî yar­dıma indirgenmemelidir. Her ibadetin öz ve biçim olarak ayrı anlam ve hikmetleri bulunduğu için kurban yerine başka bir ibadetin ikame edilmesi, meselâ kurba­nın parasının dağıtılması, fakirlere gıda yardımı yapılması, namaz kılınıp oruç tu­tulması caiz görülmez. Yardım yapılmalı elbette lâkin bu da kurban yardımı şeklinde olmalıdır.

Kurban edeceğimiz hayvana, kesmeden önce de kesim anında da en güzel şekilde muamele etmeliyiz, çünkü o bizim Allah'a yaklaşmamızın vesilesi olacaktır inşâAllah. Aklımızda bulunması gereken şey az sonra yiyeceğimiz kavurma değil, Allah'a yakın olacak olmanın verdiği heyecan, samimiyet ve mutluluk olmalıdır... Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssası aklımızda olmalı ve keseceğimiz kurbanı nefsimiz olarak düşünmeliyiz. 

“Kurbanlarınızın etleri ya da kanları Allah’a ulaşmaz; ama sizin takvanız Allah’a ulaşır.” (Hac:37) 

Unutlumaması gereken bir diğer husus da, bolca dua etmek, bilindiği gibi bizler evlerimizde, ailelerimizle bayramı yaparken, bir kısım Allah'ın güzel kulları arafatta vakve yapıyor, hac ibadetlerini yerine getiriyor olacaklar, onlarla olmayı gönülden dilemeli ve dualarımızı onların dualarına karıştırmalıyız. Cenab-ı Zül Celali Vel İkram'dan müslümanları mazlumiyetten, mağlubiyetten mağduriyetten, kurtarmasını, imanımızı, irfanımızı, yakînimizi, teslimiyetimizi, sadakatimizi artırmasını dilenelim inşâAllah.

Dua ile, hayırlı bayramlar :)

Bayramda bizim komşuluk hassasiyetimiz de böyle midir?

Resulü Ekrem Efendimiz'in (sas), Müslüman'ın çevresinin derdiyle dertlenme hassasiyetine ait bir hatırlatması şöyledir:
- Müslüman'ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!
Bu sebeple bizler Müslüman'ın derdiyle dertleniriz. Onlar ister kapı komşumuz olsun, isterse ülkenin öteki ucunda ihtiyaç içinde inleyen kardeşlerimiz olsun, dertlerini dertlerimiz bilir, birlikte ağlar, birlikte güleriz. Bundan dolayı da kurbanlarımızın az kısmını evimizdeki çoluk çocuklarımız için ayırırken, kalan çoğunluğunu da ihtiyaç içinde bekleyen kardeşlerimize ulaştırma görevimizi unutmayız. Biliriz ki, onların derdi de bizim derdimizdir.
Sözü uzatmadan, burada Müslüman'ın derdiyle dertlenme örneklerimize bir daha bakalım isterseniz. Kurban kesmeyen komşularımıza gönderdiğimiz kurban etinin kendimize bıraktığımızdan çok daha önemli olduğunu nasıl bir örnekle tespit etmişiz bir daha hatırlayalım.
Çoğu zaman kurbanını, vekil tayin ettiği Hazreti Ali efendimize kestiren Peygamberimiz (sas) Hazretleri bir Kurban Bayramı'nda Hane-i Saadet'ine gelince validemize sorar:
- Aişe! Kurban etini dağıttınız mı?.. Sevinçle cevap verir validemiz:
- Dağıttık ya Resulallah!. -Ne kadarını dağıttınız?
- Hepsini de dağıttık, bir buttan başka bize hiçbir şey kalmadı!..
Bu dağıtım şeklinden çok memnun olan Efendimiz'in açıklaması şöyle olur:
- Desene Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!..
Evet, Aişe validemiz kurban etinin tümünü de komşularına dağıttıklarını söylüyor, bir buttan başka hiçbir şey kalmadı bize, diyor. Efendimiz de buna çok seviniyor ve dağıtılanın tümü de amel defterine yazıldığından mahşerde hep yanlarında olacağına işaret ederek:
-Desene Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı! diye takdirlerini ifade ediyor.
Demek ki, kurban etinin komşularına dağıtılan miktarı, sevap defterine yazıldığından mahşerde dağıtanın hep yanında bulunuyor. Dağıtılmayanı ise burada tüketildiğinden amel defterinde görünmüyor, mahşerde de yanında bulunmuyor.. Bundan da anlaşılıyor ki, kurban etinin ne kadarı dağıtılır, ihtiyaçlılara ulaştırılırsa o kadar hayırlı ve makbul olur. Çünkü ahirette, verdikleri bulunacaktır yanında, vermedikleri kalacaktır burada.. Bu sebeple atalarımız, 'Ne verirsen elinle, o gider seninle' demişlerdir.
Bundan anlaşılan odur ki, bir kurbanı ihtiyaç sahibi çevrelere tümüyle bağışlayanlar, kurbanın tümünü de kendi yanlarına almış sayılıyorlar. Çünkü etiyle derisiyle, sakatatıyla tümünü de veriyor, yani tümünü de ahirette yanlarına almış bulunuyorlar. İşte bu olay, kurbanı tümüyle bağışlamayı çok cazip hale getiriyor, ya da ne kadarını dağıtırsak o kadarının bize kaldığını düşündürmesi bakımından muhteşem bir misal olarak hafızamıza yerleşmiş bulunuyor!
Bir başka unutulmayan misal daha. Bir bayram sabahı erkenden kurban etini pişirip sürerler Efendimiz'in önüne. Hemen bismillah, deyip başlamaz da sorar:
-Şu anda komşularımız da kurban eti yemeye başladılar mı?
-Hayır, derler. Henüz onların hisselerini göndermedik, en önce size hazırlayıp sunduk, herkesten önce siz tadasınız diye!.
Bunun üzerine verdiği cevap, insanlık tarihinin şeref levhalarına geçecek muhteşemlikte bir komşuluk anlayışı olur. Buyurur ki:
-Götürün bu eti! Ne zaman komşularımızın da bacalarından et pişirdiklerine işaret eden dumanlar yükselirse o zaman getirin. Komşusunun yemediğini yiyen, giymediğini giyen, onların derdiyle dertlenemeyip ayrı bayram yapan kimselerden olmak istemem!. Et kaldırılır, daha sonra komşuların bacasından et pişirmeye başladıklarının işareti olan dumanlar yükselir, bundan sonra buyurur ki:
-İşte şimdi kurban eti yiyebiliriz, çünkü komşularımız da et yemeye başlamışlardır.
Biz de şimdi yazımızın başlığını bir daha okuyabiliriz? "Bayramda bizim komşuluk hassasiyetimiz de böyle midir?" 
 Ahmed Şahin/Zaman

Değilse de olmalıdır/olacak! inşâAllah 

 

Bu çiçeklerin adını bile bilmiyorum! O kadar ilgiliyim.

3 yıldır arkamda duran ve bakımlarını inadına öğrenemediğim çiçeklerimin kuruyan yapraklarını topluyorum... Ve binbir türlü düşünce aklımı istila ediyor...
Yakında işten ayrılacağım için onlarla bir başkası ilgilenecek, benden daha iyi bakacağına eminim... Seviniyorlar mıdır acaba gideceğim için, gittiğimi hissederler mi, nihayetinde 3 yıldır beraberiz yani ne bileyim, masam, bilgisayarım hissetmese de, arkamda nefes alan çiçekler hisseder yokluğumu diye düşündüm bir an(yani istedim)... 

İş yerimi çok seviyorum, bu sakinliği ve edebi çevremdeki işyerlerinde pek göremediğimden kıymetini bildim her zaman, şükrümü yaptım, pek de şikayet ettim sayılmaz durumumdan... Buradan hep memuriyet dolayısıyla ayrılacağıma inandım. Geçen yıl çabaladım da bunun için ama maalesef gerçekleştiremedim ve bu yıl memuriyet çalışmalarına evde devam etmek için ayrılmak zorundayım... Nasıl zor; bir alışkanlığı terk etmek, sevdiğin bir yerle bağlantını koparmak...

İnsana bazen zor geliyor çalışmak, mesela ben kitap okumayı çok seviyorum, kimse dokunmasa sabahtan akşama kitap okuyabilirim, ama iş ders çalışmaya gelince o pek mümkün olmuyor, kitap okumada sağladığım adaptasyonun yarısını ders çalışırken sağlayamıyorum, sürekli kalkma, bir şeyler yiyip-içme, birileriyle konuşma, gezinme ihtiyacı hissediyorum ve tekrar başına oturup derse başlamam baya uzun sürüyor tabi... Bir de ders çalışırken uykunun gelmesi var ki, o tam bir felaket :r

Mesele şu ki, çabalamak zorunda olduğum şeyi aslında istemiyorum! Memuriyet, hiç bana göre değil, yani bu ofiste oldukça rahatım, kalabalık bir ortamda değilim, çalışma arkadaşlarım çok iyi ama memuriyet öyle olmayacak ki, bir sürü insan, hepsiyle arkadaş olmasan bile merabalaşmak şart. Sürekli arkandan konuşan insanlar, her halini tavrını süzenler.. Ne bileyim her şey gözümde büyüyor(görüyorum çünkü!)... Bir de dini hassasiyetler var ki oralara girmek bile istemiyorum.. Şimdi de çok dikkat edemiyorumdur belki ama, bu ofisin içinde bir fanusta gibiyim, dairede bu fanus kırılacak, ya kendime mukayyet olamazsam, olduğum halden ileri gitmek şöyle dursun mevcut halimi koruyamaz aşağıların aşağısına düşersem...
İşte bu şeyler beynimin içini kemiriyor ve ben sırf çevremdeki insanlar mutlu olsun diye bunu yapıyorum...
İslamiyette kadının çalışma hayatındaki yeri yok biliyorsunuz ve bu gayette yerinde bir durum bence. Kim ne derse desin kadının her hali avret; gülmesi, konuşması, bakması... Kendini muhafaza etmenin zor olacağına inanıyorum ve görüyorum ki muhafaza edebilen insan sayısı da gitgide azalıyor maalesef...

Hasılı istediğin bir şey için çabalamak nasıl zevk ve azim veriyorsa, istemediğin bir şey için çabalamak da tam aksi üzüntü ve sıkıntı veriyor insana... Yüreğimin içindekini bilen Allah hakkımda en hayırlısı neyse onu versin. O(c.c) en güzelini bilir.. :)

Öyle, kendi kendime(!) bi dertleşeyim dedim...
Ha bir de kenardaki notlar'a not düşmeye başlayalı 2 yıl oldu bugün...

Okumalarım

Esselamu aleykum ve rahmetullah..

Yaklaşık iki haftadır elimde olan M.Fethullah Gülen/Kalb İbresi'ni bu hafta sonu bitirdim nihayet. Kitabı bu kadar geç bitirmemin nedeni, keyif almamam değil, tam aksi her satırını anlayarak, yorumlayarak, sindirerek okumak istedim, çizmediğim satır sayısı az, bir de malum artık dersler başladı, bir de iş, pek vakit bulamıyorum kitap okumaya. Ama buldukça da değerlendiriyorum tabi :) Kitabı çok sevdim, tahmin edeceğiniz üzere kitap din bilgisi içeriyor hayat bilgisi tadında.. Bölüm bölüm soru cevaplardan yola çıkılarak sohbet tadında ilerliyor, konuların birbiriyle bağlantısı yok, lâkin günümüzde çoğumuzun yaşadığı hal ve hadiselerden yola çıkılarak yazıldığından, kendinizden bir şeyler mutlaka bulacak ve keyif alacaksınız... Hepimizin kalb ibresi zaman zaman kayabiliyor, bu kitap iyi gelecek... Okunması gereken nadide eserlerden... Kitabı bitirdikten sonra her zaman görebileceğiniz bir yere koyun ve ara sıra sayfalarını tekrar karıştırın, rehberliğine ihtiyacınız olabilir.

*Peygamber Efendimiz(s.a.v), kendisine atfedilen bir sözde mü'minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunur. Bu ifadeden mü'minin hâlinin iki hususa bağlandığını görmekteyiz. Bir; mü'min konuştuğu zaman mutlaka belli bir hikmet, maslahat ve hayır gözeterek konuşur. İki; konuşulacak mevzuda böylesi bir hikmet ve hayır söz konusu değilse o zaman mü'min sükûtu tercih eder. Ancak onun bu sûkutu boş boş, tembel tembel durma şeklinde anlaşılmamalıdır. O, sükûtîliğine bir anlamda uhrevîlik boyası çalar, tefekkür etmesi gereken meseleleri düşünür ve neticede onu bir tefekkür zemini hâline getirir.

*Çünkü yapılan hizmetler karşılığında azıcık dahi olsa bir alkış beklentisine girer veya elde edilen başarılar neticesinde azıcık dahi olsa, heva ü heves kaynaklı, duygularınızı okşayan bir sevinç yaşarsanız münafıklığa doğru bir adım atmışsınız demektir.

*Meselâ müşterek bir hayat sürdürülürken yapılan yanlış tavır ve çiğ davranışlar karşısında hemen harekete geçmemeli, aynıyla karşılık vermemeli ve hele gıybet ve dedikodu gibi alçaklıklara asla tenezzül etmemeliyiz. 
...Çünkü asıl önemli olan ekşiyen karşısında tatlı olmak, eğri karşısında düz durmaktır.

Gelelim dün alıp akşamına da okuyup bitirdiğim kitaba: Mürvet Sarıyıldız/İki Cami Arasında Aşk(Mihrimah ile Sinan).
Mürvet Sarıyıldız'ın ikinci romanı bu kitap. İsmini daha önce duymamıştım, kitabını ise gördüğümde vuruldum ve o an almak istedim, konusu itibariyle :) Tarih romanlarını çok seviyorum, içine bir de aşk karışınca daha da hoşuma gidiyor. Ama üslup önemli, bazı yazarlarımız maalesef o güzel insanları kalemleriyle yerin dibine sokarak, yalan yanlış hikayelerle insanların aklını karıştırıyorlar. Yazarımız tam aksi, edep ve saygı ile çok güzel işlemiş Mihrimah ile Sinan aşkını ve o güzel zamanları... Ayrıca kitabın kapak tasarımı ve içerik dizaynı da harika, söylemeden geçemeyeceğim :)
Eğer istenirse bir günde, hatta(benim gibi) birkaç saat içerisinde okunabilecek bir kitap.

*Gözden uzak olduktan sonra cânâ, nerede olduğun fark eder mi? Ha bir adımlık uzaktaki saray, ha dünyanın diğer ucu. Gözlerim ki seni gördüğünden parlak, fikrim sen olduğun için coşar. Aşk, sen olduğun için aşk. Selinde boğulsa da bu can, kurtaracak olan yine sensin.

*Bu acıyla yaşamak benim kaderimse, bu acıyı taşlardan başkası anlayamaz. Taşlar ki aşkın en sadık dostları olacak bundan sonra. Ey Mihrimah, adı dilime yasaklı olan sevgili, gülüşü gözlerime haram olan sevgili, seni her anmamda nasıl kanıyorsa bu dilim, nasıl eriyorsa aşkının altında tenim, ruhum nasıl sızlıyorsa her daim, aşkımın tercümanı olacak ellerimde şekil bulacak olan taşlar.

*Onun gözlerini saltanat sevdası, senin gözlerini de onun aşkı kör etmiş. İki kör, birbirini nasıl görebilir karanlıkta?